Tarihsel Süreçte Coğrafyanın Farklı Algılanması ve Paradigmalar

Her bilim dalının kendine has yöntemi ve onu tanımlayan kelimeler mevcuttur.Psikoloji deyince aklımıza bireylerin duygu,düşünce ve davranışlarını inceleyen bir tanım gelir. Sosyoloji deyince toplumu inceleyen bir tanım belirir. Her bilim kendine has inceleme alanları mevcuttur. Peki Coğrafya deyince aklımıza ne gelir? Elbette ki mekan gelmelidir.Mekân çeşitli yaklaşımlarca farklı ele alınmakla beraber geniş bir çerçeve ile ‘insanı çevreden belli bir ölçüde ayıran ve içinde eylemlerini sürdürmesine elverişli olan boşluk’ ve ‘sınırları gözlemci(ler) tarafından algılanabilen uzay parçası’ olarak tanımlanabilir.Yer ise biraz daha farklı olmakla birlikte bulunduğumuz coğrafi lokasyonu tanımlar.Coğrafya her bulunduğu dönemin siyasi olaylarından etkilenmiş ve ona hizmet etmiştir. Antik Yunan’dan itibaren coğrafya ile ilgili çalışmalar mevcuttur ve bu çalışmalar daha çok kartografik çalışmalardır.Özellikle keşifler çağından itibaren coğrafya sömürge için kullanılmış bir bilim haline dönüşmüştür.Yukarıdada belirttiğimiz gibi her siyasi dönem boyunca coğrafya devlet yöneticilerine hizmet etmiştir.Alexander won Humbold ve Carl Ritter ile birlikte coğrafya modern bir bilim halini almış ardından coğrafyacılar çeşitli felsefi akımlardan etkilenmiştir. Özellikle çevresel determinizm denilen ve günümüzde özellikle ülkemizde etkisinini kısmen hissettiren bir akımdır. Ardından bölgesel coğrafya ise coğrafya öğrencilerine hala öğretilmektedir. Halbuki 1950’li yıllardan itibaren tartışılan bölgesel coğrafya batıda etkisini kaybetmiştir. 1950’li yıllardan itibaren çok çeşitli akımlar coğrafyada yerini almış kimisi etkisini kaybetmiş diğerleri hala etkisini korumaktadır.Tarihsel süreçte coğrafyanın farklı algılanması farklı paradigmaları doğurmuştur.Akademik bir disiplin olarak ortaya çıktığı 19.yy.’dan bu yana coğrafya çeşitli dönüşümler geçirmiştir. 1970’lerden sonra ise özellikle beşeri coğrafya çalışmalarının içerikleri, konuları ve yöntemleri köklü değişimler geçirmeye başlamıştır. 1960’lar dünyasındaki sosyal değişimler ve bunun sonucunda genel anlamda sosyal bilimlerin değişmesine paralel olarak coğrafya da değişime  uğramıştır. Çünkü coğrafya diğer disiplinlerden ve toplumdan bağımsız bir bilim değildir (Gregory & Walford, 1989). Tam aksine Kaya’nın (2010, s. 227-8) belirttiği gibi “coğrafyanın tarihi ve değişimi, coğrafi bilginin içerisinde üretildiği ve değişime uğradığı toplumsal gerçeklik ve değişimden bağımsız […] düşünülemez”. Sonuçta sosyal ve kültürel teori kapsamında ortaya çıkan hemen birçok yeni teori beşeri coğrafya çalışmalarında karşılığını bulmuştur. Bunun sonucunda da farklı sosyal teori yaklaşımları ve terminolojisi coğrafi çalışmaları yöntem ve içerik açısından etkilemiştir (Del Casino’dan aktaran,Öztürk,M. ,Karabağ,S. 2012).

Coğrafyada Bilimsel Paradigmalar

Çevresel determinizm                                                                                                                                                                                                                                                   

Çevresel determinizm, kaynağını Charles Darwin’in (1976) ilk kez 1859’da yayınlanan On the Origin of Species (Türlerin Kökeni) başta olmak üzere diğer çalışmalarından alır. Darwin’in doğal seçilim ve adaptasyon kavramlarının coğrafyaya uyarlanması, fiziki çevrenin kontrol eden bir güç, insan davranışlarının da bunun doğal bir sonucu olduğunu savunan bir anlayış ortaya çıkarmıştır (Johnston, 1987). Bu anlayış fiziki çevrenin kültürü şekillendiren hakim güç ve insanoğlunun esas itibariyle doğal ortamın pasif bir ürünü olduğu iddiasına sahiptir. Çevresel determinist perspektif, kültürlerin tamamen doğa tarafından şekillendirildiğini, dolayısı ile benzer fiziki çevrelerin benzer kültürler ortaya çıkardığını savunur. Çevresel deterministler, örneğin dağ insanlarının basit, geri, tutucu, yaratıcı olmayan ve özgürlüğüne düşkün olmalarının engebeli arazi tarafından belirlendiğine inanırlar. Onlara göre çöl sakinleri tek tanrıya inanmaya, ancak zorba  From Environmental Determinizm to Political Ecology: Approaches in Human-Environment Geography in yönetimlerin egemenliğinde yaşamaya eğilimlidir. Bu düşünceye göre yenilikleri, endüstriyi ve demokrasiyi ılıman iklimler ortaya çıkarmıştır; fiyortlu kıyılar büyük denizci ve balıkçıları yaratmıştır (Jordan-Bychkov ve Domosh, ‘den aktaran, Arı, Y. 2017).Bu öğretiye göre herşey belirlenmiştir.On sekizinci yüzyılın başlarında ise Alman coğrafyacı Carl Ritter ‘’Erdkunde’’ adlı eserinde ‘insan ve doğa birliğini’ vurgulayan bir yaklaşım getirdiyse de çevreci fikrin temeli, Amerikan Coğrafyacılar Derneği’nin ilk başkanı William Morris Davis tarafından 1906 yılında bir takdim konuşmasında açıkça ortaya konulmuştur. ‘’Bir fikir, ancak inorganik kontrol ile buna organik tepkilerden birisi arasındaki ilişkilerden bazılarını içerirse coğrafi niteliğe sahip olur.’’ Diyen Davis’e göre insan toplumu fiziki çevreye uyum sağlayarak hayatta kalabilen bir organizmaydı.Determinizm akımı Ratzel’in (1844-1904) coğrafyada yaptığı çalışmalarla büyük hız kazandı. İki ciltlik Antropogeographie adlı eserinde, fiziki çevrenin insan yaşamındaki yerini belirtmiştir. (Tümertekin ve Özgüç, 2014). Bu düşünceye göre insan yeryüzünün bir ürünüdür.İnsanın davranışlarını oluşturan ve şekillendiren doğadır görüşüne sahiptir.Ancak bu akım emperyal güçler tarafından ırkçılığa yol açmış ve  özellikle Afrika’da sömürgeciliğin önünü açmıştır.

Pasibilizm ve Bölgeselcilik                                                                                                                                                                                                                                   

Çevresel determinizme bir tepki olarak ortaya çıkan olanakçılıkta ise, insan, fiziksel ortama pasif bir şekilde tepkiveren bir unsur değil, seçim yapabilen aktif bir aktör olarak görülür. Fransız tarihçi Lucien Febvre’indüşüncelerinden esinlenen Fransız coğrafyacıların öne sürdükleri olanakçı açıklama modeli, fizikselortamın sınırlayıcı etkisi altında insanın kendi sosyo kültürel pozisyonuna en iyi uyan alternatifiseçebildiğini önermektedir (Dickinson, ‘den aktaran,Bekaroğlu,E., Yavan, N.,2013). 20. yy. başlarında Fransız Kültürel Coğrafya ekolüyle ilişkilendirilen bu teori fiziki çevrenin sosyal dünya üzerinde belirli sınırlamalarının olduğunu ancak insanların da ihtiyaçları doğrultusunda çevreyi değiştirdiklerini öne sürer (Del Casino, 2009). Başka bir ifade ile “determinizmin kesin yargılarını terk ederek doğal özelliklerin insan faaliyetleri üzerinde bütüncül bir belirleyici etkisi olamayacağını…” (Öztürk, 2007, s. 6) ve insanların fiziki şartlara karşı çeşitli hareket tarzlarından “mümkün olan” ya da “imkânı dâhilindeki” bir tanesini seçme kapasitesine sahip olduğunu savunur (Livingstone, 2000). Bu sebepten Türkçeye “mümküncülük” ya da “imkâncılık” şeklinde tercüme edilebilir. İnsan-çevre etkileşiminde insanı determinizmin pasifliğinden çıkararak onu aktif bir fail (agent) olarak görür (Doğanay, 2011; Özgüç ve Tümertekin, 2000). İnsanın seçme kapasitesine yaptığı vurguya karşın, pasibilizmi genel süreçler ile bunların insan gelişimini etkilemesini göz ardı eden bir yaklaşım olarak görmemek gerekir. Gerçekten de Livingston (2000) determinizmle söylemde var olan derin farklılığın uygulamada her iki taraf açısından da aynı derinlikte görülmediğini belirtmektedir. Bu dönemdeki en önemli çalışmaları Carl Sauer gerçekleştirmiştir. Ünlü eseri “Peyzajın Morfolojisi”nde (The Morphology of Landscape) doğal ortamın kültürel bir ortama dönüşüm sürecindeki kültürel, tarihi ve bölgesel özelliklere vurgu yapmıştır.(Öztürk,M. ,Karabağ,S. 2012). Bu görüş bazı ülkelerde özelimizde ise Türkiyede’ki üviversitelerde etkisini hala korumaktadır.1950’li  yılların başında Harward Üniversitesi’ndeki coğrafya bölümünün kapatılmasına da etken olan bu yaklaşım 1950’lerdeki “nicel devrim”le etkisini batıda yitirmiştir.

Pozitivizm(Olguculuk)

Olgularla desteklenen ya da olgularla ilgili verilere dayanan bilginin tek sağlam bilgi türü olduğu görüşüdür.  Genel çizgileriyle pozitivizm, deney konusu edilebilecek olgularla ilgili, yani en geniş anlamıyla bilimsel bilginin sağlam bilgi olduğunu vurgular. Bunun dışında, olguların çoğu mantık ve matematik gibi bilgi türlerinin varlığını kabul eder, ama bunların içeriksiz olduğunu ileri sürerler. Pozitivistlerin, en temel özelliği ise geleneksel felsefe görüşlerini, olumsuz bir anlam yüküyle “metafizik” olarak niteleyerek karşı çıkmasıdır. Comte, alan bu yana “metafizik” nitelemesi insanlığın geride bıraktığı bir aşamayla ilgili, gerçekliğini yitirmiş, yerini pozitif bilimlere bırakmış bir bilgi türünü çağrıştırır.  Comte’a göre insanlık tarihinin üç aşamalı zihinsel gelişiminde her aşama bir öncekine göre daha ileri ve gelişmiştir. İnsanlık başlangıçta açıklamaların doğaötesi göçlere göre yapıldığı dinsel bir aşamadır. İzleyen metafizik aşamada açıklamalar gene olgulardan uzak bazı kavramlara dayandırılır. Üçüncü aşamada ise, insanlar doğru bilginin gerektirdiği gibi, açıklamak istedikleri olguları gene bu olgulardan elde ettikleri verilere dayandırmayı öğrenirler; işte bu sonuncusu pozitif aşamadır. Comte bu süreci bir insanın çocukluktan yetişkinliği geçiş aşamalarına benzetir. 1950’li yıllardan itibaren coğrafyacıları etkilemiştir. Comte’a göre bilim olgulara dayanmalıdır. İnsan kafasının soyutlanmalarından doğmuş olan metafizik, deney ve bundan ötürü de bilgi alanımızın dışındadır, nesnelerin kendilikleri de bilinemez.(http://www.felsefe.gen.tr, 26.10.2018 tarihinde erişildi.) Pozitivizmin coğrafyaya açıktan ve formel şekilde girişi ise genellikle 1950’li ve 1960’lı yıllarda yaşanan ve öncülüğünü Richard
Chorley, Peter Haggett ve David Harvey gibi isimlerin yaptığı Nicel Devrim ya da Dönüşüm olarak tanımlanan ve coğrafyayı bir Mekânsal Bilim olarak yeniden üreten “Yeni Coğrafya” dönemidir.
Nicel Devrim, coğrafyanın istisnai bir disiplin olduğu ve bu bağlamda kendine has yöntemleri kullanması gerektiği fikrinden uzaklaşılarak, bilimsel olabilmesi için genel tümdengelim ve tümevarım yöntemlerini uygulaması gerektiği fikrine dayanır. Coğrafyayı daha “bilimsel” bir yapıya kavuşturmak o dönemde hâkim olan pozitivist epistemolojiyi uygulamak; başka bir ifade ile objektif olarak belli hipotezlerin sınanması ve bunun sonucunda tümevarımsal bir yaklaşımla teorilerin üretilmesi anlamına gelmekteydi (Öztürk, 2007, s. 8’den aktaran Öztürk,M. ,Karabağ,S. 2012).
Kritik Rasyonalizm ( Eleştirel Akılcılık)
Pozitivizmin temel kabul ettiği görüşlerine karşı çıkan ve Karl Popper tarafından 1934’de yayınladığı tezine dayanır. Ancak ününü 1960’lı yıllarda hissettirmiştir.Popper bilim adamının asıl görevinin bir hipotezi doğrulamak değil yanlışlamak olduğunu belirtik.Yanlışlanabilirlik ilkesi olarakta anılan bu görüş bilimde etkisini çok güçlü bir şekilde hissettirmiştir.Nitekim bilim doğru yaparak değil sürekli yanlışlamaya çalışarak ilerler.Popper bir doğruyu kesin olarak bilmenin imkanı omadığını ancak doğruya yaklaşılabildiğini belirtmiştir.                                                                    Karl Popper’in görüşleri fen bilimlerinde önemli taraftar bulmasına karşın, coğrafyada yeterince taraftar bulmamıştır (Gregory, 2000b; HHG, 2011; Bennett, 2009).Fiziki coğrafyada mantıksal pozitivizmin ağırlığı nedeniyle pek önemsenmeyen eleştirel rasyonalizm, beşeri coğrafyada az da olsa kendisine taraftar bulmuştur. En önemli çalışmalardan birisi Wilson (1972)’nın “Teorik Coğrafya: Bazı Spekülasyonlar” adlı çalışmasıdır. Epistemolojik açıdan eleştirel rasyonalizmi savunan Wilson, eleştirel rasyonalizmin coğrafyada yer etmemesinin nedenini nicel devrimin tümevarımcı ön yargısına bağlamaktadır. Coğrafyanın kavramları ve metodolojisi üzerine çalışmaları ile tanınan Bird (1993) ve daha yakın zamanlarda Bennett (2009) de katkı verenler arasında sıralanabilir. Öztürk,M. ,Karabağ,S. s.14, 2012).
1960-1970’li yıllar
1960’lar tüm dünyada özellikle batıda gençlik ve özgürlük eylemlerinin  görüldüğü yıllardır. Özellikle sanayileşmenin ve kentleşmenin hızlanmasıyla birlikte kendini göstermeye başlayan postmodern hayat tarzlarının oluşmaya başladığı Batı toplumlarında kültürel olarak bireycilik ön plana çıkmaya başlamıştır. Toplumsal kontrol mekânizmalarının çok daha etkin işlediği kır yaşamında farklılıkların bastırılması çok daha kolay olurken  şehir  hayatıyla birlikte toplumları kontrol etmek  eski etkisini yitirmiş ve beraberinde yeni toplumsal beceriler getirmiştir. İstekleri, yaşam tecrübeleri, maddi imkânları, aile eğitimi, cinsiyeti, sınıfı, etnik yapısı vs. birbirinden farklı olan insanlar genel teorilerle açıklanamayacak şekilde farklı şekillerde düşünmeye ve davranmaya başlamışlardır. İşte bu toplumsal dönüşümün bir sonucu olarak sosyal bilimlerde de dönüşümler yaşanmıştır. Çünkü sosyal bilimlerin en önemli amacı insan ve içinde faaliyet gösterdiği toplumu ve onun süreçlerini açıklamaktır. Bu bağlamda nicel devrimi takip eden süreçte 1970’ler itibariyle diğer sosyal bilim alanlarında olduğu gibi beşeri coğrafyada da çeşitli paradigma etkileri yaşanmıştır. Bu dönemde ortaya çıkan paradigmalaren önemli özelliği insana vurgu yapması ve insanı merkeze almasıdır.
Fenomonoloji
Fenomenolojik bakışa göre, gerçekliğin kendiliği diye bir şey olamaz. Çünkü gerçeklik, her zaman kendine yönelmiş bir bilinç tarafından bilinen bir gerçekliktir. Yani kendisine yönelen bilinç tarafından görülen, algılanan ve bilincine varılan bir şeydir. Öyle ise, dünya deneyimlerimizin tamamı, bilinç tarafından kurulmuştur, en somut algılardan en soyut matematik formüllerine kadar. Bu nedenle fenomenoloji, bilincin sistematik incelemesini hedefler. Hareket noktası olarak belli bir epistemolojiye dayanma düşüncesinden uzak durur.Fenomenoloji, 20. yüzyıl felsefesinde ve kuramsal tartışmalarında etkili ve belirleyici bir yere sahiptir. Heidegger’den Sartre’a, Frankfurt Okulu’ndan Foucault’a ve postmodern düşünürlere kadar pek çok düşünür ve felsefe eğilimde etkisi görülür.Sosyal bilimleri etkilemiş ve özellikle beşeri coğrafyacılar çalışmalarında kullanmıştır.
Sembolik Etkileşimcilik
Hümanistik coğrafyada etkisini göstermiştir. Sembolik etkileşimciler toplumsal düzenin içinde yaşadığımız dünyada bulunan her şeye (nesnelere, olaylara, eylemlere ve benzerine) atfettiğimiz anlamlar sonucu oluştuğunu düşünürler. Başka bir ifadeyle toplum bireylerden bağımsız olan yapılardan değil bireylerin içinde yaşadıkları dünyaya atfettikleri anlamlardan meydana gelmektedir.Bu süreçte semboller ve ya simgeler, şeyler ile bu şeylere atfettiğimiz anlamları temsil ettiklerinden dolayı kritik bir öneme sahiptirler. Nitekim bir sembol bir nesne veya olayı sadece temsil etmez aynı zamanda onu belirli yönlerde tanımlar. Örneğin, masa denince zihnimizde sadece belirli bir forma sahip olan bir nesne değil aynı zamanda üzerinde yemek yenen, yazı yazılan ya da başka bir faaliyet yapılan bir şey şekillenir. Bu bağlamda “masa” belirli bir şekle sahip olan nesne ile bu nesneye atfettiğimiz anlamı temsil eden bir semboldür. İnsanlar arasında her türlü anlamlı iletişimi sağlayan semboller dilsel anlamları temsil eden sözcükler olabileceği gibi nesne, işaret, jest, mimik, el-kol hareketleri gibi dilsel olmayan anlamları da temsil edebilirler. Ancak dil sembolik etkileşimin en önemli ve en güçlü aracıdır. Yine de insanlar arası anlamlı etkileşim yüz yüze olmayabilir fakat mutlaka semboller aracılığı ile olur. Örneğin, bir insanı görmedi-ğimiz hâlde bize postaladığı bir mektuptan ne demeye çalıştığını yorumlarız. İnsanlar sembolleri kullanarak anlamlı bir toplumsal dünya kurarlar.(sosyolojisi.com,25.10.2018 tarihinde erişildi).
Yapısalcılık

Zihnin işleyişini bilincin yapısına göre değerlendiren, zihinsel deneyimlerimizi gerçekleştirmemizi sağlayan temel unsurlarını duyum ve algılar olarak kabul eden ve inceleyen kurama yapısalcılık kuramı denir. Bu kurama göre; tıpkı bir yapbozun parçalarını birleştirip anlamlı bir resim elde etmemiz gibi, zihnimiz de yüzlerce duyumuzu birleştirip tecrübelerimizi oluşturur. Bu kuram Wilhelm Wundt tarafından ileri sürülmüş olup öğrencileri tarafından geliştirilmiştir (Plodnik,R.,çev., 2009). Genel anlamda ifade edildiğinde, yapısalcılık 1970’ler ve 1980’lerde Marksist, feminist ve diğer radikal coğrafyacılar tarafından kullanılmıştır (Del Casino, 2009) ve bu açıdan değerlendirildiğinde post-yapısalcılıkla birlikte hümanizme sistematik olarak önemli eleştiriler getirmiştir. Bu sebepten anti-hümanist bir akım olarak da bilinir (Gregory, 2000e). Yapısalcılık coğrafya çalışmalarına sınırlı bir oranda etki etmiştir (Murdoch, 2006; Gregory, 2000e, ODG, 2004a). Beşeri coğrafyayı en fazla etkilediği zaman 1970’lerdir (ODG, 2004a, aktaran,Öztürk,M. ,Karabağ,2012).

Marksist Coğrafya

Mekânsal ilişkileri analiz etmek için Marksist teoriyi kullanan yaklaşımlara genel olarak Marksist coğrafya adı verilmektedir. Kapitalizmin (daha genel olarak toplumda var olan ekonomik
ilişkilerin) tüm sosyal ve mekânsal ilişkileri yapılandırdığı temel varsayıma dayanır. Peet (1985) Marksist coğrafyayı tanıttığı eserinde coğrafyayı insan hayatının iki temel ilişkisini araştırmaya
adanmış bir bilim dalı olarak tanımlar. Bunlardan birincisi insanların doğal dünya ile olan ilişkisiyken diğeri mekân boyunca meydana gelen ilişkilerdir. Peet (1985) bu ilişkilerin hayatın diğer boyutlarından bağımsız meydana gelmediği için bunların insan varlığını bütüncül bir şekilde açıklayan bir teori kapsamında düşünülmesi ve öğretilmesi gerektiğini savunur. Marksizm de dünyayı bütüncül bir şekilde anlamaya çalışan bir teoridir. Aynı şekilde Peet, Marksizmin dünyayı dönüştürmeyi amaçladığını da belirtir. Dolayısıyla Marksist coğrafyacılar için gerçekleştirilen çalışmalar her zaman toplumu daha adil bir yer haline getirmek için onu dönüştürmeyi gerektirir. Bu bağlamda Marksist coğrafyacılar sosyal süreçler, doğal çevre ve mekânsal ilişkiler arasındaki diyalektik ilişkilere odaklanırlar (ODG, 2004b).(Öztürk,M. ,Karabağ,2012).Marksist coğrafya çeşitli açılardan eleştirilmiştir.Bunlardan en önemlisi bireyselliği hemen hemen hiç önemsememesidir. Bireyi pasif bir konuma indirger ve daima ekonomik yapıların etkisiyle hareket eden bir subje olarak görür.Bu paradigmanın ortaya çıkmasındaki en önemli  etken Mekânsal Bilim akımının coğrafyayı dar bir şekilde indirgemeci  tanımlamasına karşı getirilen  itiraz ile 1960’lı yılların sonundaki  toplumsal hareketliliktir.

Feminist Coğrafya

Feminist coğrafya, coğrafyanın inceleme alanındaki kadınlarla ilgili konuların, bilimsel çerçevede incelenmesini amaçlar. Kadınların hayat şartları, iş bulma imkanları ve çalışma hayatındaki güçlükleri inceleyen Beşeri Coğrafyanın ilgi alanındadır. Feminist coğrafya sosyal alanda çalıştığından, konuları insan hayatındaki zorluklar üzerinedir. Bu alanda yeni bir anlayış, çerçeve ve yaklaşım getirmiştir. Feminist coğrafyacılar kadın ve çevre konularına özel ilgi duyarlar.1970’li yıllarda kadının çalışma hayatına katılması ve toplumsal radikalleşme beşeri coğrafya konularına feminist bakış açısını doğurmuştur. Feminizmin tanınma görünürlük ve eşitlik tezleri coğrafyada kadınların öne çıkmasına katkısı olmuştur. Beşeri coğrafya araştırmalarının erkekler tarafından ve erkek bakış açısıyla yapılması, kadınların sorun yaptığı olaylarla ilgilenmediklerini düşündürmüştür. Evde iş bölümü, evdeki iktidar paylaşımı, kadınların eğitim, ücretli iş, sağlık hizmetlerine ulaşımı, toplumsal rol ve etkinlikleri genel araştırma alanlarıdır.

Realizm

19. yüzyılda deneysel Dilimler son derece gelişmişti. İnsanın hayatını değiştiren birçok teknolojik yenilik ortaya çıkmış, bilim kendini ispatlamıştı.Auguste Comte’un ortaya attığı Pozitivizm felsefesi de bu dönemde, insanın sadece gördüğüne inanması şeklinde özetlenebilecek bir görüşü savunmuşlardır. Bunun bilim sahasında geçerliliği ispatlanmış ve sosyal bilimlerde de geçerli olacağı savunulmuştur. İşte Pozitivizm’in edebiyata uygulanması Realizmi doğurmuştur.Realizm, insan zihninden bağımsız bir gerçekliğin var olduğunu savunan felsefi öğretidir. Realist görüş “Varlık var mıdır?” sorusunu vardır diye cevaplar. Realizm iki çeşittir: ontolojik realizm ve epistemolojik realizm. Ontolojik realizme göre gerçekte var olan tümeller ve genel kavramlardır. Örneğin, güzel insan, güzel resim diye nitelenen tüm şeyler, sürekli değiştikleri ve gün gelip yok olacakları için gerçekte var değillerdir. Oysa bir güzellik ideası vardır, bu güzellik ideası her zaman güzeldir. Platon’un ortaya koyduğu bir görüştür. (Yıldırım,Ö.2018).Beşeri coğrafyada eleştirel realist çalışmalar nispeten yaygın olmasına karşın Yeung (1997) bunların çeşitli açılardan sorunlar barındırdığını belirtir. Bu bağlamda eleştirel realizmin sadece epistemolojik bir duruş olarak görülmesi (e.g. Cloke vd., 1991); sadece genel realist çerçevede bir yöntem olarak görülmesi ve bu sebepten ontolojik kabullerinin göz ardı edilmesi (Keeble, 1980); Marksizm, pozitivizm gibi bir –izm şeklinde algılanması şeklinde sorunlar sıralar. Burada –izm ile kastedilen şey taraftarları tarafından ideolojik olarak savunulan (dolayısıyla eleştiriye kapalı) bir yaklaşım olarak görülmesidir. Örneğin, Yeung (1997), Scott (1991)’u eleştirel realizmi tesadüfi ve ampirik gerçekliğin karmaşıklığına dayanan başka bir –izm olarak değerlendirdiği için eleştirir. Roberts (2001) eleştirel realizmin özellikle sosyal olayları açıklamada ampirik verilerden ziyade teorilere (soyutlamaya) dayanan yapısı nedeniyle sosyal coğrafya çalışmalarında oldukça popüler olduğunu ancak diyalektik bir analize imkan tanımadığı için Marksist yaklaşımdan farklı olduğunu belirtir. (Öztürk,M. ,Karabağ,2012, s. 23,2012).

Post-Yapısalcılık

Ferdinand de Saussure ‘ün temellerini attığı yapısalcı dilbilime karşı tepki olarak doğmuş, özellikle YX. yüzyılın ikinci yansında Kıta Felsefesi bağlamında çok büyük ölçüde çağdaş Fransız felsefecilerinin özgün düşünceleriyle büyük bir ivme kazanmış felsefe konumu, anlayışı ya da tutumu. 1970’li yıllarla birlikte önceki dönem yapısalcılığın her bakımdan sorunsallaştırılmasına dayalı olarak toplum bilimlerinin hemen her alanında büyük bir uygulama alanı ile geniş bir yandaş kitlesi bulmuş toplumbilimsel düşünce okulu, akımı ya da öğretisi.
En genel anlamda post-yapısalcılığa, pek çok düşünürün de belirttiği üzere, bütün algıların, kavramların, doğruluk savlarının dil içinde yine dil yoluyla oluşturulduğunu söyleyen “dilsel dönemeç”in Fransız felsefe çerçevesindeki izdüşümü olarak yaklaşmak olanaklıdır. Post-yapısalcılık, yapısalcı dilbilimin kurucusu Saussure ‘den içkin ilişkiler ile ayrımlar dizgesi olarak dil düşüncesi, Nietzsche’den değerlerin göreceliğinin sonuna dek götürüldüğü perspektivizm (“bakışaçısıcılik”) anlayışı, Foucault ‘dan ussallık ya da doğruluk adına yapıldığı söylenen her türden konuşmama ardında yatanın gerçekte iktidar ile bilgi retoriği olmaktan öte bir değeri bulunmadığı düşüncesi alınarak bina edilmiş çok katlı bir felsefe yapısıdır. Bununla birlikte, 1950’li yıllarda insanbilimde Levi-Strauss , ruhbilimde Jacques Lacan , yazın kuramındaysa Roland Barthes ‘ın ortaya koydukları post- yapısalcı düşünceler yalnızca bu alanlarda değil, post-yapısalcıliğın genel anlam çerçevesine de son derece önemli katkılarda bulunmuşlardır. Yine Derrida ‘ nın post-yapısalcılık içersine yerleştirilen özgün yapısökümcülüğü yalnızca felsefede değil, başta yazın kuramı ile yazın eleştirisi olmak üzere, toplum ve kültür bilimlerinin hemen her alanında önemli açılımlar doğurmuştur. (turkcebilgi.org 24.10.2018 tarihinde erişildi).Tüm diğer sosyal bilim disiplinlerindeki gibi beşeri coğrafyayı çok derinden etkileyen bir teori/ekoldür. Coğrafya çalışmalarında özellikle 1980’li yılların sonlarından itibaren ağırlık kazanmaya başlayan (Barnes & Gregory, 1997b) post-yapısalcılık coğrafyayı sadece epistemolojik açıdan değil aynı zamanda içerik, çalışılan konular açısından da etkilemiştir (Murdoch, 2006). Epistemolojik açıdan değerlendirildiğinde genellikle nitel araştırma yöntemleri dâhilinde yorumlayıcı araştırma yöntemleri kullanılmasına yol açmıştır: araştırmalarda bilimsel kesinliğin aktarılması yerine coğrafi metinler ile söylemlerin estetik ve özgün yönüne ağırlık verilmiştir (Murdoch, 2006). (Öztürk,M. ,Karabağ,2012, s. 25, 2012).
Postmodernizm
Postmodernizm, modernizmin sonrası ve ötesi anlamında bir tanımlama olarak kullanılmaktadır ve modern düşünceye ve kültüre ait temel kavram ve perspektiflerin sorunsallaştırılmasıyla ve hatta bunların yadsınmasıyla birlikte yürütülmektedir.postmodernist coğrafyacılar coğrafya alanyazınını, peyzajı ve kartoğrafyayı aynı bir metin olarak değerlendirip yapıçözümüne tabi tutarlar (Ley, 2000; Öztürk, 2012). Özellikle 1990’lardan sonraki kültürel coğrafya çalışmalarında önemli yer bulan postmodernist yaklaşımlarda, coğrafyacılar küçük ölçekli çalışmalarda peyzajı ve daha büyük ölçekli çalışmalarda şehirleri değerlendirerek kentsel mekân ile sosyal ve mekânsal kimlikler arasındaki ilişkilerin ele alındığı çalışmalarda kullanılmıştır (Del Casino, 2009). Buna ek olarak kentsel mekânların ya da peyzajların hangi güç ilişkileri neticesinde oluşturulduğunu analiz etmişlerdir. Örneğin, bir yerdeki binalardan, reklam panolarından, yolların düzeninden, yeşil alanların oranından, vs. hareketle o yerdeki peyzajın ataerkil, normal (engelli oluşa karşı), ve kapitalist bir anlayışla oluşturulduğu değerlendirilebilir. Bu tür çalışmaların objesi olan mekân sadece bizzat deneyimlediğimiz fiziki mekân değildir. Filmlerde, romanlarda, gazete-dergi haberlerinde bir mekâna dair oluşturulan metinler (ve görseller) de yapıçözümüne tabi tutulur.
Bilimin en güzel taraflarından birtanesi de aşama aşama ilerlemesidir.Yukarıda da görüldüğü gibi her gelen akım bir önceki akımı eleştirmekte ve yeni bir bakış açısı getirmektedir.Özellikle 1960’lı yıllardaki dünyada gençlik hareketleri insanın önemini ortaya koyan fikirleride etkilemiştir.1970’li yılardan itibaren beşeri coğrafyacılar arasında yukarıda anlatılan akımlar giderek önemini kazanmış ve çalışmalarda kullanılmıştır.Ülkemizde 1970’li yıllardan itibaren beşeri coğrafyacılar bu akımları takip edememiş ve bu konuda büyük eksiklikler olmştur.Ancak Erol TÜMERTEKİN ve Nazmiye ÖZGÜÇ gibi değerli beşeri coğrafyacılar bu eksiklikleri gidermeye çalışmış çok önemli çalışmalarıyla gelecek kuşaklara önemli miraslar bırakmıştır.Bu yazıyı yazmamdaki amaç internette eksik olan ve ülkemizde çok fazla çalışılmamış olan bu paradigmaları,coğrafya öğrencileri,öğretmenleri ve diğer meraklı okuyucuya özet şeklinde ulaştırmaktır.Bu yazıda akademik kaynaklardanda yararlanılmış olup, çeşitli web kaynaklarıda taranmıştır.Bu yazı asla bilimsel olma iddiasında değildirBilimsel yazı niteliği taşımaz.

Kaynakça

1.Ana Görsel Kaynağı:  damelinonline.co.za sitesinden alınmıştır.

2.Belge, R. (2016). İBN HALDUN’DA COĞRAFİ DETERMİNİZM. AKADEMİK BAKIŞ DERGİSİ, 439-467.

3.Öztürk, M. (2012). Coğrafyada Paradigmalar. Journal of European Education JEE, 8-32.

4.Post Yapısalcılık Nedir?  .turkcebilgi.: https://www.turkcebilgi.org/bilim/felsefe/post-yapisalcilik-nedir-33077.html adresinden alındı.25.10.2018 tarihinde ulaşıldı

5.Postmodernizm. (2018, Ekim). Wikipedia: https://webcache.googleusercontent.com/search?q=cache:n7mgKAsS_4YJ:https://tr.wikipedia.org/wiki/Postmodernizm+&cd=5&hl=tr&ct=clnk&gl=tr adresinden alındı

6.Sembolik Etkileşimcilik Teorisi- Sosyoloji. Sosyolojisi: http://sosyolojisi.com/sembolik-etkilesimcilik-teorisi-sosyoloji/217.html adresinden alındı. 25.10.2018 tarihinde ulaşıldı

7.YEROĞLU, Ö. N. (2016, Ekim). Yapısalcılık Kuramı: Zihnin Elementleri. guncelpsikoloji: https://www.guncelpsikoloji.net/psikoloji-101/yapisalcilik-kurami-zihnin-elementleri-h5969.html adresinden alındı

8.YILDIRIM, Ö. Pozitivizm Nedir? felsefe.gen: www.tr/pozitivizm_olguculuk_nedir.asp adresinden alındı 26.10.2018 tarihinde ulaşıldı

İleri Okuma:

Holt-Jensen, A. (2017). Coğrafya Tarihi Felsefesi ve Temel Kavramları. İdil Yayınları.

 

1 Comment

  • Mahmut Serdar Keskin

    (26 Ekim 2018 - 22:22)

    Yazı, zaman zaman bir çok kaynak taraması ile ulaşabileceğimiz geniş bir bilgi yelpazesini derleyip toparlayarak istifademize sunmaktadır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir